Dünkü yazıma, 'Allah var mıdır, yok mudur, bilmiyorum' diye başlamıştım.
'Ama olduğunu düşünüyorum.' İki sayfa sonra da Mine Kırıkkanat şunları söylüyordu: "Ben şahsen kendi tanrıma, birer parçası olduğumuz evrenin tanrısallığına inanıyordum..."
İlginç, diye düşündüm. Radikal'in en 'laikçi' iki yazarı, ayn gün yazdıkları yazılarında Tanrı'ya olan inançlarını (kendi meşreplerince tabii) dile getiriyorlardı.
Hayır, 'Bakın, laikliği savunmak ateistlik anlamına gelmez' diye nutuk attırmayacağım. Yılın ilk günü, kafalar henüz ayılmamışken, gecenin yorgunluğu sürerken, kimse çekmez böyle bir nutku.
Bence Mine'nin ve benim bu sözleri aynı gün etmemizin gerisinde yatan asıl önemli şey, yılbaşı psikolojisi olmalı. Bir yılın kopup gittiği, yenisininse henüz başladığı noktada insan ister istemez eski günlere gidiyor, bir muhasebeye dalıyor. Zamanın ve yaşamın anlamını sorguluyor. Ve ister istemez Tanrı'ya inanıp inanmaması da bu muhasebenin bir parçası oluyor.
Belki en zoru da zamanı kavramak. Çocukken hiç geçmeyecekmiş gibi duran, bir engel gibi önünüzde yükselen, ama yaşlandıkça hızlanan, ne kadar az kaldıysa o kadar hızla tükenen, geçtikten sonra da hiç yokmuş, hiçbir zaman olmamış gibi gözüken, insana kandırılmışlık, aldatılmışlık duygusu veren müthiş bir şey zaman.
Yol macerasının başında, insanların yaşadığı yılların sayısının gerçekten çok önemli olduğunu düşünüyorsunuz. Birisinin biyografisine bakarken, ilk iş olarak kaç yıl yaşadığını hesaplıyorsunuz. 'Haa, falanca, filancadan 10 yıl daha fazla yaşamış...' 10 yıl uzun yaşayan, kısa yaşayandan daha şanslıymış gibi, kısa yaşayan haksızlığa uğramış veya kandırılmış gibi bir duyguya kapılıyorsunuz. Ve sizden genç ölenlere karşı belli belirsiz bir suçluluk duygusu hissediyorsunuz.
Zamanla bu bakış açısı fazla bir şey ifade etmez oluyor. Çünkü kaç yıl yaşarsanız yaşayın, sonunda hiç yaşamamış gibi olduğunuzun farkına varıyorsunuz. 10 yıl yaşamakla, 100 yıl yaşamak arasında bir fark olsa bile, bu farkı hissedemiyorsunuz. Matematiksel olarak ifade edersek, sonsuza akıp giden zaman karşısında 10 yılla 100 yıl arasında hiçbir fark yoktur: Bir sayının sonsuza bölümü sıfırdır. İster 10 olsun, ister 100.
Ama zamanın bize oynadığı bu perspektif yanılsaması oyunu, yaşamı anlamsız kılmıyor. 'Var olmak', 'düşünmek', 'sevmek', 'bir bütünün parçası' olduğunuzu hissetmek (bu bütün, Tanrı da olabilir, evren de, toplum da, topluluk da) yaşama anlam katan, zamana rağmen bizi ayakta tutan şeyler.
Ha, bir de 'zamanın evrendeki dördüncü boyut olduğunu, hıza bağlı olarak değiştiğini' söyleyen bilimsel görüşler var ki, onları hiç aklım hafsalam almıyor.
Kim bilir, belki zamanın durduğu, yılbaşıların anlamsız kaldığı bir yer de vardır.
Turgut Uyar'ı anımsadım nedense: "En değerli vakitlerinizi bana ayırdınız/ sağolunuz efendim/gökyüzünün sonsuz olduğunu bana öğrettiniz/öğrendim/ yeryüzünün sonsuz olduğunu öğrettiniz/öğrendim/hayatın sonsuz olduğunu öğrettiniz/öğrendim/zamanın boyutlarının sonsuzluğunu/ve havanın bazen kuşa döndüğünü öğrettiniz/öğrendim efendim/ama sonsuz olmayan şeyleri öğretmediniz/efendim/baskının, zulmün, kıyımın, açlığın/bir yerlere kıstırılıp kalmanın, susturulmanın/aşk mutluluğunun ve eski hesapların/ aritmetiğin bile/bunları bulmayı bana bıraktınız/size teşekkür ederim."
Hepinizin yeni yılını kutluyorum.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder