Başbakan Erdoğan, geçtiğimiz mart ayında "Vakıfbank felaket bir durumdaydı, ha gitti ha gidiyordu" diyordu.
Meclis Yolsuzlukları Araştırma Komisyonu'nun raporunda da Vakıfbank için şu tespitler yer alıyordu:
"Batak 1.1 katrilyon lira. (Diğerleriyle karşılaştıralım: Halkbankası'nda 1.1 katrilyon, Ziraat Bankası'nda ise 1.9'u Emlak Bankası'na ait olmak üzere toplam 2.3 katrilyon liralık batak bulunuyor.)
Vakıfbank'ı 'felaket' duruma sokanların yaptıklarını şöyle özetleyebiliriz:
Girişimcileri yatırıma teşvik etmesi, ekonominin rayında yürümesini sağlaması gerekirken bir baktık ki Vakıfbank, kredilerinin yüzde 75'ini 100 firmaya tahsis etmiş. 1.1 katrilyon lira da 75 firmaya verilen krediler yüzünden batmış.
Yeni yılın ilk gününde eskinin muhasebesini yaparken, yeni günlerin umudunu taşıyalım. Bu umut da boş laflarla olmasın.
Vakıfbank 'umudu' yaratıyor.
Vakıfbank her ne kadar diğer kamu bankalarının statüsünde olmasa da sonuçta genel müdürü hükümet atıyor. Biliyoruz ki kamu bankalarında atamalar siyasi olur, atanan da 'kısa vadeli' düşünür.
7 Şubat'ta göreve gelen Vakıfbank Yönetim Kurulu Başkanı ve Genel Müdürü Ahmet Kacar ise kamu bankacılığının zihniyetini topyekûn değiştirmeye kararlı.
Niye mi bu övücü cümle?
Vakıfbank'ta 'İyi Yönetişim'i uygulamaya çalışıyor.
'İyi Yönetişim' Avrupa Birliği'ne yaklaşmamız için, çağdaş standartlarda yönetilmemiz için sihirli kelime. 'İyi Yönetişim'de olmazsa olmaz kural,
'iş hayatında etik değerlerin' belirlenmesi.
Ahmet Kacar, 'İyi Yönetişim' ve bankaları başarıya ulaştıran en önemli faktör olan insana, yani personeline yönelik eğitim seferberliği başlatırken, işi ehline bırakıyor. Ehillerden biri eski bankacı, özel sektörde iş ahlakının gelişmesi, ilkelerin yerleşmesi amacıyla Türkiye Etik Değerler Merkezi'nin (TEDMER) kuruluşunda canla başla çalışan, halen TEDMER Yönetim Kurulu Başkan Yardımcılığı görevinde bulunan ve 20 yıldır Boğaziçi Üniversitesi'nde banka yönetimi dersi veren Bülent Şenver.
Çağdaş bankacılık hizmeti amacıyla bugüne kadar Vakıfbank çalışanları aktif-pasif yönetiminden, KOBİ'ler başta olmak üzere yeni ürünlere, yeni hizmetlere kadar geniş yelpazede eğitim seminerleri veriliyor.
Türkiye'de elbette aklı başında birçok özel sektör yöneticisi, çağdaş eğitim anlayışından yararlanıyor. Ancak düne kadar felaketler silsilesinde boğulan Vakıfbank'ın dönüşümü tam da yeni yılın yeni umutlarına örnek oluşturyor.
Bizim paramız babanızın parası değil
Yeni yıla girerken, eskinin hastalıklarını yanımızda taşımamamız mümkün mü? Aksi olsa gül gibi bir yıl geçireceğiz, kalkınacağız, mutlu olacağız. Olmaz.
Kıyı Emniyeti ve Gemi Kurtarma İşletmeleri Genel Müdürlüğü arama-kurtarma istasyonları için 100 milyon dolara 30 hayat kurtarma botu almaya karar vermiş.
'Kamu yöneticileri karar verir, bize ne' diyemeyiz.
Aynı Kıyı Emniyeti ve Gemi Kurtarma İşletmeleri, Yüksek Denetleme Kurulu'nun raporlarında sık sık yer almış ve devletin, daha doğrusu biz milletin parasını har vurup, harman savurmakla eleştirilmiş bir kuruluş.
Meclis KİT Komisyonu'ndaki görüşmeler sırasında da bu işletmenin 'Arama-kurtarma yapacağım' iddiasıyla '30 botu 100 milyon dolara alacağım' hesabının pek de gerçekçi olmadığı konuşuluyormuş. Çünkü botların yıllık masrafı 20 milyon dolara yakınmış.
Bugün itibarıyla geçen yıl olan 2003'ün gündem konularından biri Recep Tayyip Erdoğan'ın Başbakanlık koltuğunda otururken bile şirket kurmasıydı. Konu geçen yıl gündeme geldi, bu yıl da gündemde kalacağa benzer.
Geçen yıl yaz aylarında Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım'ın oğlunun gencecik yaşta gemi sahibi olmasıyla 'harika çocuk' unvanını fazlasıyla hak etmesi günlerce haber olmuştu.
AKP hükümetinin bakanlarından kaydadeğer bir kısmı ticaret hayatından geldiği için paranın nasıl kazanılacağını iyi biliyorlar. Bu tecrübelerini bu yıl kamu kuruluşlarına aktarmaları dileğiyle...
15 Eylül 2009 Salı
Asker nabzı
Yazılı basından gelen konuşma isteklerini hiç çevirmem. TV ve radyo görüşlerin yeterince açık seçik belirmesine yetersiz kalıyor diye düşünüyorum. Onun için bir haftalık derginin "Asker neden 'türban' gibi konulara hemen tepki gösteriyor da aynı tepkiyi örneğin PKK ile ilgili bir konuda göstermiyor?" sorusuna kısaca şu yanıtı verdim: "Asker, Anayasa'nın değiştirilmesi önerisinin dahi yapılamayacağı giriş maddelerinin içeriğini korumakla görevli. Bu prensibe göre yetiştiriliyor. Onun için laiklikle ilgili ihlaller söz konusu olup, diğer anayasal kurumlar da susunca, konuşuyor."
Bu değerlendirmem yayımlandığı gün, sadece askeri değil beni de çok rahatsız eden iki olay cereyan etti.
İstanbul'da bir tarikat şeyhi cenaze töreninde gösteriye sebep oldu. Sarıklı yüzlerce kişinin yarattığı manzara ve şeyhin sakalını öpme yarışı bunlardan biriydi.
Diğeriyse bir AKP milletvekilinin Atatürk'ün TBMM'deki mareşal üniformalı resmiyle Meclis Muhafız Taburu'nun törenlerinden, askerin yemek duasından, marşlarından rahatsız olduğu haberiydi.
İki olayın Türk Silahlı Kuvvetleri'ni nasıl rahatsız ettiğini bilmek için, bu camiayı yarım asra yakın, yakından izlemiş olmak gerekmez.
Nitekim rahatsızlığın ulaştığı boyut, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Aytaç Yalman'ın ölçülü ama ağır içerik taşıyan görüşlerini üç gazeteciye açıklamasıyla, ortaya çıktı.
Kara Kuvvetleri Komutanı TSK içinde, Genelkurmay Başkanı'ndan sonra, hiyerarşi içinde en üst ikinci komutandır.
Söylediklerini bu ölçünün boyutlarında değerlendirmek gerekir.
Hürriyet'ten Sedat Ergin, Milliyet'ten Fikret Bila ve Cumhuriyet'ten Mustafa Balbay'a iki olayla ilgili olarak, özetle şunları söyledi:
"TBMM bugünkü varlığını ulu önder Atatürk'e borçludur. AKP milletvekili Hüsrev Kutlu, bu çatının altında büyük Atatürk'ün mareşal üniformalı resminin bulunmasına dahi tahammül edemiyor...
Unutulmamalıdır ki, Atatürk'e mareşallik rütbesini veren TBMM'dir... Bir taraftan 'Asker ocağı peygamber ocağıdır' derken, diğer taraftan TBMM'deki askerlerin varlığı ve onların yemek duasından marşlarından.. rahatsızlık duyuyor. Kendisinin bu talihsiz açıklamalarını teessürle karşıladığımı özellikle belirtmek istiyorum."
Aytaç Paşa'nın İstanbul'daki olayla ilgili değerlendirmesi ise şöyle:
"Bilim ve teknoloji çağında yaşıyoruz. Böyle bir çağda bir yandan Avrupa Birliği'ne girme iddiasında olan çağdaş bir Türkiye'yi savunurken, diğer yandan bir cemaat liderinin sakalını ve arabasının camlarını öpmenin muazzez dinimizle alakası olmayan hurafeler olduğunu aziz milletimizin takdirlerine bırakıyorum."
Bunlar TSK adına konuşabilecek konumda olan bir komutanın değerlendirmeleri. Yapılan uyarıda ise askerin kendine özgü üslubu sergileniyor.
"Şurası açıklıkla bilinmelidir ki, bütün bu talihsiz açıklama ve uygulamalara rağmen, Cumhuriyet'in temel nitelikleriyle Atatürk ilke ve devrimleri sonuna kadar savunulacak ve yaşatılacaktır."
AKP yönetiminin de milletvekilinin çok yadırganan 'Atatürk fotoğrafı ve TBMM Muhafız Taburu' eleştirileri hakkında araştırma açtığı görülüyor.
İstanbul'daki tarikat gösterisi hakkında ise savcılığın harekete geçtiği anlaşılıyor.
Bu tür olaylara yakın geçmişte de rastlanıldı. Ama kolay unutulmadılar.
Bunların AKP içinde, yüzde 9-10 oranında olduğu düşünülen, geleneksel siyasi İslamcı oyların temsilcilerince sahnelendiği doğru olabilir mi?
İşin başındaki, AKP'yi yöneten kadronun işi zor.
AKP'nin, ne pahasına olursa olsun Kıbrıs sorunu çözümlenmeli diyenlerin ve Dışişleri'nin bu havada hazırlık yaptığı kanısında olanların yarattığı havayı, Erdoğan-Özkök konuşması ile dağıttığı söylenemez mi?..
Ülkede, daha önce ortaya çıkan ve büyük gerginlik tohumları atan başka olaylarda olduğu gibi; AKP liderinin müdahalesi gene işin içine girdi.
Ne bekleniyor?
Bu olayların, arkalarında hiçbir iz bırakmadan, unutulmaları mı?
Menderes'e atfedilen kelimelerle 'hafıza i beşer nisyan ile malul' mudur?
Bu değerlendirmem yayımlandığı gün, sadece askeri değil beni de çok rahatsız eden iki olay cereyan etti.
İstanbul'da bir tarikat şeyhi cenaze töreninde gösteriye sebep oldu. Sarıklı yüzlerce kişinin yarattığı manzara ve şeyhin sakalını öpme yarışı bunlardan biriydi.
Diğeriyse bir AKP milletvekilinin Atatürk'ün TBMM'deki mareşal üniformalı resmiyle Meclis Muhafız Taburu'nun törenlerinden, askerin yemek duasından, marşlarından rahatsız olduğu haberiydi.
İki olayın Türk Silahlı Kuvvetleri'ni nasıl rahatsız ettiğini bilmek için, bu camiayı yarım asra yakın, yakından izlemiş olmak gerekmez.
Nitekim rahatsızlığın ulaştığı boyut, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Aytaç Yalman'ın ölçülü ama ağır içerik taşıyan görüşlerini üç gazeteciye açıklamasıyla, ortaya çıktı.
Kara Kuvvetleri Komutanı TSK içinde, Genelkurmay Başkanı'ndan sonra, hiyerarşi içinde en üst ikinci komutandır.
Söylediklerini bu ölçünün boyutlarında değerlendirmek gerekir.
Hürriyet'ten Sedat Ergin, Milliyet'ten Fikret Bila ve Cumhuriyet'ten Mustafa Balbay'a iki olayla ilgili olarak, özetle şunları söyledi:
"TBMM bugünkü varlığını ulu önder Atatürk'e borçludur. AKP milletvekili Hüsrev Kutlu, bu çatının altında büyük Atatürk'ün mareşal üniformalı resminin bulunmasına dahi tahammül edemiyor...
Unutulmamalıdır ki, Atatürk'e mareşallik rütbesini veren TBMM'dir... Bir taraftan 'Asker ocağı peygamber ocağıdır' derken, diğer taraftan TBMM'deki askerlerin varlığı ve onların yemek duasından marşlarından.. rahatsızlık duyuyor. Kendisinin bu talihsiz açıklamalarını teessürle karşıladığımı özellikle belirtmek istiyorum."
Aytaç Paşa'nın İstanbul'daki olayla ilgili değerlendirmesi ise şöyle:
"Bilim ve teknoloji çağında yaşıyoruz. Böyle bir çağda bir yandan Avrupa Birliği'ne girme iddiasında olan çağdaş bir Türkiye'yi savunurken, diğer yandan bir cemaat liderinin sakalını ve arabasının camlarını öpmenin muazzez dinimizle alakası olmayan hurafeler olduğunu aziz milletimizin takdirlerine bırakıyorum."
Bunlar TSK adına konuşabilecek konumda olan bir komutanın değerlendirmeleri. Yapılan uyarıda ise askerin kendine özgü üslubu sergileniyor.
"Şurası açıklıkla bilinmelidir ki, bütün bu talihsiz açıklama ve uygulamalara rağmen, Cumhuriyet'in temel nitelikleriyle Atatürk ilke ve devrimleri sonuna kadar savunulacak ve yaşatılacaktır."
AKP yönetiminin de milletvekilinin çok yadırganan 'Atatürk fotoğrafı ve TBMM Muhafız Taburu' eleştirileri hakkında araştırma açtığı görülüyor.
İstanbul'daki tarikat gösterisi hakkında ise savcılığın harekete geçtiği anlaşılıyor.
Bu tür olaylara yakın geçmişte de rastlanıldı. Ama kolay unutulmadılar.
Bunların AKP içinde, yüzde 9-10 oranında olduğu düşünülen, geleneksel siyasi İslamcı oyların temsilcilerince sahnelendiği doğru olabilir mi?
İşin başındaki, AKP'yi yöneten kadronun işi zor.
AKP'nin, ne pahasına olursa olsun Kıbrıs sorunu çözümlenmeli diyenlerin ve Dışişleri'nin bu havada hazırlık yaptığı kanısında olanların yarattığı havayı, Erdoğan-Özkök konuşması ile dağıttığı söylenemez mi?..
Ülkede, daha önce ortaya çıkan ve büyük gerginlik tohumları atan başka olaylarda olduğu gibi; AKP liderinin müdahalesi gene işin içine girdi.
Ne bekleniyor?
Bu olayların, arkalarında hiçbir iz bırakmadan, unutulmaları mı?
Menderes'e atfedilen kelimelerle 'hafıza i beşer nisyan ile malul' mudur?
Politik bir portre
Gaziantepli değilim, belediyesi nasıl işler bilemem, ama Belediye Başkanı Celal Doğan, çeşitli vesilelerle sürekli gündeme gelen, basından izlediğimiz bir isim, dolayısıyla hakkında kanaat sahibiyiz. Son olarak, adının CHP'nin İstanbul Büyükşehir Belediyesi başkan adayı olarak 'öne çıktığı' haberlerine rastlıyoruz. Sadece o da değil, basından, zaman zaman, solda yeni açılımlar peşinde olduğunu da öğreniyoruz (Derya Sazak, 'Celal Doğan'ın çıkışı', Milliyet, 30 Aralık 2003)
Celal Doğan ismi, 3 Kasım genel seçimlerinden önce, DSP'den ayrılan grubun, Kemal Derviş ile birlikte solda yeni bir oluşum yaratması söz konusu olduğunda yine gündeme gelmişti. Meğer Celal Doğan, Derviş'i de ilk keşfeden adamlardan biriymiş, o dönem kendisiyle yapılan bir röportajda, "Türkiye'ye geldiği gün Derviş'in Türkiye'de ne konumda olacağını biliyordum. Siyasete gireceğini de. Adamdaki cevheri aylar önce keşfetmiştim. Adam demokrat, medeni, mütevazı, saygılı. İşte lider bu!" (26 Temmuz 2002, Sabah) Doğan, 'bu adam'daki cevheri nasıl keşfettiyse, Ecevit'ten iş çıkmayacağını da yıllar önce anlamış. 1978'de, "Siz kimseyle kahvaltı yapmıyorsunuz, içki içmiyorsunuz, seyahat etmiyorsunuz bu şekilde insan tanıyamazsınız" demiş, Ecevit vaktini kitap okumaya ayırmak istediğini söyleyince, insan ve politika sarrafı Doğan, "Siz profesör mü olmak istiyorsunuz sayın başbakanım" diyerek onu tiye almış. Bu röportajda kullandığı üsluptan nasıl yenilikçi ve atılımcı bir siyasi portre ile karşılaştığımızı fark etmemek mümkün değil.
Ancak, Celal Doğan'a benim hafızamda silinmez bir yer kazandıran olay, tüm bunlardan ve hatta, zaman zaman Gaziantep'e kazandırmakla övündüğü 'Avrupa ve ABD standardında park'ın mimarı olmasından önce, adının gündeme geldiği, bir skandal! Bilmem hatırlayanınız var mı, Gaziantep Belediye Başkanı, bir zamanlar kurban keserek genelev açılışı yapmıştı. O zaman, Refah Partisi Rize Milletvekili olan ve üslupsuzluğu ile meşhur Şevki Yılmaz, bu olayı seviyesiz bir dille gündeme getirmişti. Sonra, Celal Doğan, Şevki Yılmaz'ın kendisi hakkında sarf ettiği sözlerden dolayı ona hakaret davası açmıştı. Doğan o davayı kazandı ve Yılmaz'dan kazandığı tazminat parasını gururla genelev kadınlarına bağışladığını açıkladı. İşte size, 'çağdaş' bir sosyal demokrat portresi. Belli ki, eşi de öyle, zira 'çağdaş' bir kadın olarak, kocası tazminat davasını kazanınca, o da şöyle bir açıklama yapmıştı: "Bu karar Türkiye'deki bütün kadınları ilgilendiriyor. Adalet yerini buldu. Genelevde çalışan kadınlar namusumuzu koruyorlar." (28 Aralık 1997, Milliyet)
Ya, işte böyle bir ülke burası. Yabancı uyruklu ve fuhuş zanlısı bir kadının televizyonda teşhir edilerek, rencide edilmesini, insan hakları açısından eleştirenlere, 'Kadın zaten fahişe' diye savunma yapan vali ararsanız var. Kurban kesip genelev açan sosyal demokrat belediye başkanı ve kadınların namusunu fahişelerin koruduğunu düşünen başkan eşi deseniz o da var, üstelik, önemli bir politik portre olarak adı sürekli gündeme geliyor. Ama çağdaşlığına gerçekten diyecek yok, içinde yaşadığımız iletişim çağında, Doğan, gerçekten de, medyayı kullanmayı iyi biliyor. atv'de yayımlanan 'Zerda' dizisinin, 'başarılı politikacı' rolündeki misafir sanatçısı olarak onu izleme imkânı buldunuz mu bilmiyorum, gerçekten iyi oyuncu.
Celal Doğan ismi, 3 Kasım genel seçimlerinden önce, DSP'den ayrılan grubun, Kemal Derviş ile birlikte solda yeni bir oluşum yaratması söz konusu olduğunda yine gündeme gelmişti. Meğer Celal Doğan, Derviş'i de ilk keşfeden adamlardan biriymiş, o dönem kendisiyle yapılan bir röportajda, "Türkiye'ye geldiği gün Derviş'in Türkiye'de ne konumda olacağını biliyordum. Siyasete gireceğini de. Adamdaki cevheri aylar önce keşfetmiştim. Adam demokrat, medeni, mütevazı, saygılı. İşte lider bu!" (26 Temmuz 2002, Sabah) Doğan, 'bu adam'daki cevheri nasıl keşfettiyse, Ecevit'ten iş çıkmayacağını da yıllar önce anlamış. 1978'de, "Siz kimseyle kahvaltı yapmıyorsunuz, içki içmiyorsunuz, seyahat etmiyorsunuz bu şekilde insan tanıyamazsınız" demiş, Ecevit vaktini kitap okumaya ayırmak istediğini söyleyince, insan ve politika sarrafı Doğan, "Siz profesör mü olmak istiyorsunuz sayın başbakanım" diyerek onu tiye almış. Bu röportajda kullandığı üsluptan nasıl yenilikçi ve atılımcı bir siyasi portre ile karşılaştığımızı fark etmemek mümkün değil.
Ancak, Celal Doğan'a benim hafızamda silinmez bir yer kazandıran olay, tüm bunlardan ve hatta, zaman zaman Gaziantep'e kazandırmakla övündüğü 'Avrupa ve ABD standardında park'ın mimarı olmasından önce, adının gündeme geldiği, bir skandal! Bilmem hatırlayanınız var mı, Gaziantep Belediye Başkanı, bir zamanlar kurban keserek genelev açılışı yapmıştı. O zaman, Refah Partisi Rize Milletvekili olan ve üslupsuzluğu ile meşhur Şevki Yılmaz, bu olayı seviyesiz bir dille gündeme getirmişti. Sonra, Celal Doğan, Şevki Yılmaz'ın kendisi hakkında sarf ettiği sözlerden dolayı ona hakaret davası açmıştı. Doğan o davayı kazandı ve Yılmaz'dan kazandığı tazminat parasını gururla genelev kadınlarına bağışladığını açıkladı. İşte size, 'çağdaş' bir sosyal demokrat portresi. Belli ki, eşi de öyle, zira 'çağdaş' bir kadın olarak, kocası tazminat davasını kazanınca, o da şöyle bir açıklama yapmıştı: "Bu karar Türkiye'deki bütün kadınları ilgilendiriyor. Adalet yerini buldu. Genelevde çalışan kadınlar namusumuzu koruyorlar." (28 Aralık 1997, Milliyet)
Ya, işte böyle bir ülke burası. Yabancı uyruklu ve fuhuş zanlısı bir kadının televizyonda teşhir edilerek, rencide edilmesini, insan hakları açısından eleştirenlere, 'Kadın zaten fahişe' diye savunma yapan vali ararsanız var. Kurban kesip genelev açan sosyal demokrat belediye başkanı ve kadınların namusunu fahişelerin koruduğunu düşünen başkan eşi deseniz o da var, üstelik, önemli bir politik portre olarak adı sürekli gündeme geliyor. Ama çağdaşlığına gerçekten diyecek yok, içinde yaşadığımız iletişim çağında, Doğan, gerçekten de, medyayı kullanmayı iyi biliyor. atv'de yayımlanan 'Zerda' dizisinin, 'başarılı politikacı' rolündeki misafir sanatçısı olarak onu izleme imkânı buldunuz mu bilmiyorum, gerçekten iyi oyuncu.
Zamanın boyutları
Dünkü yazıma, 'Allah var mıdır, yok mudur, bilmiyorum' diye başlamıştım.
'Ama olduğunu düşünüyorum.' İki sayfa sonra da Mine Kırıkkanat şunları söylüyordu: "Ben şahsen kendi tanrıma, birer parçası olduğumuz evrenin tanrısallığına inanıyordum..."
İlginç, diye düşündüm. Radikal'in en 'laikçi' iki yazarı, ayn gün yazdıkları yazılarında Tanrı'ya olan inançlarını (kendi meşreplerince tabii) dile getiriyorlardı.
Hayır, 'Bakın, laikliği savunmak ateistlik anlamına gelmez' diye nutuk attırmayacağım. Yılın ilk günü, kafalar henüz ayılmamışken, gecenin yorgunluğu sürerken, kimse çekmez böyle bir nutku.
Bence Mine'nin ve benim bu sözleri aynı gün etmemizin gerisinde yatan asıl önemli şey, yılbaşı psikolojisi olmalı. Bir yılın kopup gittiği, yenisininse henüz başladığı noktada insan ister istemez eski günlere gidiyor, bir muhasebeye dalıyor. Zamanın ve yaşamın anlamını sorguluyor. Ve ister istemez Tanrı'ya inanıp inanmaması da bu muhasebenin bir parçası oluyor.
Belki en zoru da zamanı kavramak. Çocukken hiç geçmeyecekmiş gibi duran, bir engel gibi önünüzde yükselen, ama yaşlandıkça hızlanan, ne kadar az kaldıysa o kadar hızla tükenen, geçtikten sonra da hiç yokmuş, hiçbir zaman olmamış gibi gözüken, insana kandırılmışlık, aldatılmışlık duygusu veren müthiş bir şey zaman.
Yol macerasının başında, insanların yaşadığı yılların sayısının gerçekten çok önemli olduğunu düşünüyorsunuz. Birisinin biyografisine bakarken, ilk iş olarak kaç yıl yaşadığını hesaplıyorsunuz. 'Haa, falanca, filancadan 10 yıl daha fazla yaşamış...' 10 yıl uzun yaşayan, kısa yaşayandan daha şanslıymış gibi, kısa yaşayan haksızlığa uğramış veya kandırılmış gibi bir duyguya kapılıyorsunuz. Ve sizden genç ölenlere karşı belli belirsiz bir suçluluk duygusu hissediyorsunuz.
Zamanla bu bakış açısı fazla bir şey ifade etmez oluyor. Çünkü kaç yıl yaşarsanız yaşayın, sonunda hiç yaşamamış gibi olduğunuzun farkına varıyorsunuz. 10 yıl yaşamakla, 100 yıl yaşamak arasında bir fark olsa bile, bu farkı hissedemiyorsunuz. Matematiksel olarak ifade edersek, sonsuza akıp giden zaman karşısında 10 yılla 100 yıl arasında hiçbir fark yoktur: Bir sayının sonsuza bölümü sıfırdır. İster 10 olsun, ister 100.
Ama zamanın bize oynadığı bu perspektif yanılsaması oyunu, yaşamı anlamsız kılmıyor. 'Var olmak', 'düşünmek', 'sevmek', 'bir bütünün parçası' olduğunuzu hissetmek (bu bütün, Tanrı da olabilir, evren de, toplum da, topluluk da) yaşama anlam katan, zamana rağmen bizi ayakta tutan şeyler.
Ha, bir de 'zamanın evrendeki dördüncü boyut olduğunu, hıza bağlı olarak değiştiğini' söyleyen bilimsel görüşler var ki, onları hiç aklım hafsalam almıyor.
Kim bilir, belki zamanın durduğu, yılbaşıların anlamsız kaldığı bir yer de vardır.
Turgut Uyar'ı anımsadım nedense: "En değerli vakitlerinizi bana ayırdınız/ sağolunuz efendim/gökyüzünün sonsuz olduğunu bana öğrettiniz/öğrendim/ yeryüzünün sonsuz olduğunu öğrettiniz/öğrendim/hayatın sonsuz olduğunu öğrettiniz/öğrendim/zamanın boyutlarının sonsuzluğunu/ve havanın bazen kuşa döndüğünü öğrettiniz/öğrendim efendim/ama sonsuz olmayan şeyleri öğretmediniz/efendim/baskının, zulmün, kıyımın, açlığın/bir yerlere kıstırılıp kalmanın, susturulmanın/aşk mutluluğunun ve eski hesapların/ aritmetiğin bile/bunları bulmayı bana bıraktınız/size teşekkür ederim."
Hepinizin yeni yılını kutluyorum.
'Ama olduğunu düşünüyorum.' İki sayfa sonra da Mine Kırıkkanat şunları söylüyordu: "Ben şahsen kendi tanrıma, birer parçası olduğumuz evrenin tanrısallığına inanıyordum..."
İlginç, diye düşündüm. Radikal'in en 'laikçi' iki yazarı, ayn gün yazdıkları yazılarında Tanrı'ya olan inançlarını (kendi meşreplerince tabii) dile getiriyorlardı.
Hayır, 'Bakın, laikliği savunmak ateistlik anlamına gelmez' diye nutuk attırmayacağım. Yılın ilk günü, kafalar henüz ayılmamışken, gecenin yorgunluğu sürerken, kimse çekmez böyle bir nutku.
Bence Mine'nin ve benim bu sözleri aynı gün etmemizin gerisinde yatan asıl önemli şey, yılbaşı psikolojisi olmalı. Bir yılın kopup gittiği, yenisininse henüz başladığı noktada insan ister istemez eski günlere gidiyor, bir muhasebeye dalıyor. Zamanın ve yaşamın anlamını sorguluyor. Ve ister istemez Tanrı'ya inanıp inanmaması da bu muhasebenin bir parçası oluyor.
Belki en zoru da zamanı kavramak. Çocukken hiç geçmeyecekmiş gibi duran, bir engel gibi önünüzde yükselen, ama yaşlandıkça hızlanan, ne kadar az kaldıysa o kadar hızla tükenen, geçtikten sonra da hiç yokmuş, hiçbir zaman olmamış gibi gözüken, insana kandırılmışlık, aldatılmışlık duygusu veren müthiş bir şey zaman.
Yol macerasının başında, insanların yaşadığı yılların sayısının gerçekten çok önemli olduğunu düşünüyorsunuz. Birisinin biyografisine bakarken, ilk iş olarak kaç yıl yaşadığını hesaplıyorsunuz. 'Haa, falanca, filancadan 10 yıl daha fazla yaşamış...' 10 yıl uzun yaşayan, kısa yaşayandan daha şanslıymış gibi, kısa yaşayan haksızlığa uğramış veya kandırılmış gibi bir duyguya kapılıyorsunuz. Ve sizden genç ölenlere karşı belli belirsiz bir suçluluk duygusu hissediyorsunuz.
Zamanla bu bakış açısı fazla bir şey ifade etmez oluyor. Çünkü kaç yıl yaşarsanız yaşayın, sonunda hiç yaşamamış gibi olduğunuzun farkına varıyorsunuz. 10 yıl yaşamakla, 100 yıl yaşamak arasında bir fark olsa bile, bu farkı hissedemiyorsunuz. Matematiksel olarak ifade edersek, sonsuza akıp giden zaman karşısında 10 yılla 100 yıl arasında hiçbir fark yoktur: Bir sayının sonsuza bölümü sıfırdır. İster 10 olsun, ister 100.
Ama zamanın bize oynadığı bu perspektif yanılsaması oyunu, yaşamı anlamsız kılmıyor. 'Var olmak', 'düşünmek', 'sevmek', 'bir bütünün parçası' olduğunuzu hissetmek (bu bütün, Tanrı da olabilir, evren de, toplum da, topluluk da) yaşama anlam katan, zamana rağmen bizi ayakta tutan şeyler.
Ha, bir de 'zamanın evrendeki dördüncü boyut olduğunu, hıza bağlı olarak değiştiğini' söyleyen bilimsel görüşler var ki, onları hiç aklım hafsalam almıyor.
Kim bilir, belki zamanın durduğu, yılbaşıların anlamsız kaldığı bir yer de vardır.
Turgut Uyar'ı anımsadım nedense: "En değerli vakitlerinizi bana ayırdınız/ sağolunuz efendim/gökyüzünün sonsuz olduğunu bana öğrettiniz/öğrendim/ yeryüzünün sonsuz olduğunu öğrettiniz/öğrendim/hayatın sonsuz olduğunu öğrettiniz/öğrendim/zamanın boyutlarının sonsuzluğunu/ve havanın bazen kuşa döndüğünü öğrettiniz/öğrendim efendim/ama sonsuz olmayan şeyleri öğretmediniz/efendim/baskının, zulmün, kıyımın, açlığın/bir yerlere kıstırılıp kalmanın, susturulmanın/aşk mutluluğunun ve eski hesapların/ aritmetiğin bile/bunları bulmayı bana bıraktınız/size teşekkür ederim."
Hepinizin yeni yılını kutluyorum.
Bütün o aptal, küçük, sevilesi şeyler
-16 yaşından küçükler okuyabilir-
Pazar gecesi kızımla 'Sound of Music'i (Neşeli Günler!) seyrettik.
Öyle şahaneydi ki.
Şimdi kızım şarkılarını çalışıyor filmin, bir nevi. Bayıldı, bayıldı yani.
Ben de baktım. A! ezbere biliyorum filmin şarkılarını. Yıllardır, çocukluğumdan filan, bilirmişim meğer.
'What do you do with a problem like Mariaaaa?' filan da güzel; ama kuşkusuz 'These are the few of my FAVORİTE THİNGS' bir mutluluk başeseri filan kabul edilebilir.
'Şarkılardan demet yaptım' dünyasında.
Bu yerlerde sürünen insanlara: 'Ama bak Burçin; hayatta zevk aldığın küçük, küçücük şeyleri hatırla,' basit/pembe reçetesi vardır pek çok filmde, romanda (çocuk), romansta hani.
Hatta bakargözler tarafından 'porno' olduğu gerekçesiyle okulda gösterilmeyen 'Amelie' filminde de vardır.
Amelie, kendi sevdiği o küçük, tatlı, zırva şeyleri toplamakla, hayatını onların etrafında döndürmekle kalmıyor, başkaları için de (havuzda yüzen bebekler, artistik patinajcıların rüküşötesi giysileri, hayvan komiklikleri) iç açıcı görüntüleri videoya diziyor, on yıllardır beklenen aşk vedası mektuplarını filan kaleme alıyordu.
Amelie şekerden tatlı bir çocuk filmiydi; ben de sekiz yaşındaki (o zaman) kızımı götürdüm mesela.
Ama bu 'İnsana iyi gelen o küçük, tatlı, zırva şeyler' listesi, o listeyi çoğaltmak, azaltmak, güncelleştirmek, kısacası listeyi uygulamak hiç de fena bir fikir değildir: En cabbarımıza bile iyi gelir!
'Neşeli Günler'in rahibe olamayacak kadar taşkın Maria'sına mesela: kirpikler ve burnun üstündeki kar parçacıkları, mavi kemer bağlamış beyaz elbiseli kızlar, yavru kedilerin bıyıkları, Viyana şinitzel ve makarna filan iyi geliyorlar.
Bana iyi gelen; içimi her zaman mutlulukla, nedensiz bir coşkuyla dolduran zırva (silly billy) rezilimsi şeylerin başında, işte akşamdankalmasınızdır, bu yazıyı sonra unutursunuz, beni yargılamazsınız, dalga geçmezsiniz, affedersiniz-
İşte onların başında:
THE GİPSY KİNGS dinlemek gelir.
N'apiim. Öyledir.
Bu sırrı, bu zırva/rezil/küçük sırrı, yalnızca evime içkili davetlerde misafir olan bir düzine kadar insanla paylaşarak yaşayacağım ümidini yerle bir ettim işte. Huzurlarınızda.
Bunu DA yaptım.
Yılbaşı Coşkusu'na esir düşüp patlatıverdim şahsi rezilliğimin pimini.
Ve aşağı katta Gipsy Kings çalıyor olduğum için de kalemi oynatırken, hicap micap imitasyonları bir yana, sevinç ve coşkuyla kaleme alıyorum yazımı.
Ajda'dan 'Kapı Açık/Arkanı Dön ve Çık'ı dinlemek, Tarkan'dan 'Yak bütün fotoğrafları'nı Altan'ın çalması, sosisli sandviç ve portakal suyu, altı kocaman siyah botlar, kış güneşli günler, İstanbul'da bahar, kızımı şarkı söylerken görmek, kapıyı açınca köpeğimizin beni karşılaması, sokakta kokina satan kadınlar, yürümeyi yeni öğrenen bebekler (uzayyaratığı kıvamında oluyorlar), yeni bir Ann Rule kitabı, kadın arkadaşlarımla çay içmek, yemek yemek, komiklikler yapmak, kalkan mevsiminde yavru kalkan, evde Fatoş'un kurabiyelerinin kokusu -daha çooook uzatabilirim listemi.
Ümit dahi edemediğim kadar.
Uzayabiliyormuş liste yani.
Kış güneşi camlardan saçıma, başıma vuruyor.
Ama her şeyin müsebbibi bu Gipsy Kings!
Sizlerin de bu ilk 2004 gününde mutluluğunuzun muhtelif müsebbipleri olsun, dilerim, isterim; ısrarcıyım.
Sağlıcakla kalın!. Yegâne okuryazarcıklarım benim.
Pazar gecesi kızımla 'Sound of Music'i (Neşeli Günler!) seyrettik.
Öyle şahaneydi ki.
Şimdi kızım şarkılarını çalışıyor filmin, bir nevi. Bayıldı, bayıldı yani.
Ben de baktım. A! ezbere biliyorum filmin şarkılarını. Yıllardır, çocukluğumdan filan, bilirmişim meğer.
'What do you do with a problem like Mariaaaa?' filan da güzel; ama kuşkusuz 'These are the few of my FAVORİTE THİNGS' bir mutluluk başeseri filan kabul edilebilir.
'Şarkılardan demet yaptım' dünyasında.
Bu yerlerde sürünen insanlara: 'Ama bak Burçin; hayatta zevk aldığın küçük, küçücük şeyleri hatırla,' basit/pembe reçetesi vardır pek çok filmde, romanda (çocuk), romansta hani.
Hatta bakargözler tarafından 'porno' olduğu gerekçesiyle okulda gösterilmeyen 'Amelie' filminde de vardır.
Amelie, kendi sevdiği o küçük, tatlı, zırva şeyleri toplamakla, hayatını onların etrafında döndürmekle kalmıyor, başkaları için de (havuzda yüzen bebekler, artistik patinajcıların rüküşötesi giysileri, hayvan komiklikleri) iç açıcı görüntüleri videoya diziyor, on yıllardır beklenen aşk vedası mektuplarını filan kaleme alıyordu.
Amelie şekerden tatlı bir çocuk filmiydi; ben de sekiz yaşındaki (o zaman) kızımı götürdüm mesela.
Ama bu 'İnsana iyi gelen o küçük, tatlı, zırva şeyler' listesi, o listeyi çoğaltmak, azaltmak, güncelleştirmek, kısacası listeyi uygulamak hiç de fena bir fikir değildir: En cabbarımıza bile iyi gelir!
'Neşeli Günler'in rahibe olamayacak kadar taşkın Maria'sına mesela: kirpikler ve burnun üstündeki kar parçacıkları, mavi kemer bağlamış beyaz elbiseli kızlar, yavru kedilerin bıyıkları, Viyana şinitzel ve makarna filan iyi geliyorlar.
Bana iyi gelen; içimi her zaman mutlulukla, nedensiz bir coşkuyla dolduran zırva (silly billy) rezilimsi şeylerin başında, işte akşamdankalmasınızdır, bu yazıyı sonra unutursunuz, beni yargılamazsınız, dalga geçmezsiniz, affedersiniz-
İşte onların başında:
THE GİPSY KİNGS dinlemek gelir.
N'apiim. Öyledir.
Bu sırrı, bu zırva/rezil/küçük sırrı, yalnızca evime içkili davetlerde misafir olan bir düzine kadar insanla paylaşarak yaşayacağım ümidini yerle bir ettim işte. Huzurlarınızda.
Bunu DA yaptım.
Yılbaşı Coşkusu'na esir düşüp patlatıverdim şahsi rezilliğimin pimini.
Ve aşağı katta Gipsy Kings çalıyor olduğum için de kalemi oynatırken, hicap micap imitasyonları bir yana, sevinç ve coşkuyla kaleme alıyorum yazımı.
Ajda'dan 'Kapı Açık/Arkanı Dön ve Çık'ı dinlemek, Tarkan'dan 'Yak bütün fotoğrafları'nı Altan'ın çalması, sosisli sandviç ve portakal suyu, altı kocaman siyah botlar, kış güneşli günler, İstanbul'da bahar, kızımı şarkı söylerken görmek, kapıyı açınca köpeğimizin beni karşılaması, sokakta kokina satan kadınlar, yürümeyi yeni öğrenen bebekler (uzayyaratığı kıvamında oluyorlar), yeni bir Ann Rule kitabı, kadın arkadaşlarımla çay içmek, yemek yemek, komiklikler yapmak, kalkan mevsiminde yavru kalkan, evde Fatoş'un kurabiyelerinin kokusu -daha çooook uzatabilirim listemi.
Ümit dahi edemediğim kadar.
Uzayabiliyormuş liste yani.
Kış güneşi camlardan saçıma, başıma vuruyor.
Ama her şeyin müsebbibi bu Gipsy Kings!
Sizlerin de bu ilk 2004 gününde mutluluğunuzun muhtelif müsebbipleri olsun, dilerim, isterim; ısrarcıyım.
Sağlıcakla kalın!. Yegâne okuryazarcıklarım benim.
Britanya, 199 bin Beckham ediyor
Britanya'nın ederi belirlendi: 4 trilyon 983 milyar pound, yani Beckham'ın 199 bin katı...
Britanya'nın parasal karşılığını hesaplayan istatistik enstitüsü, ülkenin tüm malvarlıklarını, özel ve kamu binalarını, köprüler, demiryolları gibi altyapıyı ve maddi olmayan patent değerleri gibi kalemleri da hesaba katarak ülkenin 4 trilyon 983 milyar pound ettiğini saptadı. İstatistik, ülkenin büyüme oranını hesaplayan ekonomistlere yardımcı olsun diye çıkarıldı. Yaklaşık 5 trilyon pound karşılığında 41 bin 500 adet jumbo jet, dünyanın en pahalı yolcu gemisi olan Quenn Mary II'den 11 bin adet, ISS uzay istayonundan 92 adet satın alınabilir.
Britanya'nın parasal karşılığını hesaplayan istatistik enstitüsü, ülkenin tüm malvarlıklarını, özel ve kamu binalarını, köprüler, demiryolları gibi altyapıyı ve maddi olmayan patent değerleri gibi kalemleri da hesaba katarak ülkenin 4 trilyon 983 milyar pound ettiğini saptadı. İstatistik, ülkenin büyüme oranını hesaplayan ekonomistlere yardımcı olsun diye çıkarıldı. Yaklaşık 5 trilyon pound karşılığında 41 bin 500 adet jumbo jet, dünyanın en pahalı yolcu gemisi olan Quenn Mary II'den 11 bin adet, ISS uzay istayonundan 92 adet satın alınabilir.
İsrailli vekiller IQ'ya takıldı
İsrailli milletvekilleri IQ testinde hile yaptı. Çeşitli meslek gruplarının zekâ yarıştırdığı bir televizyon programına katılan sağcı Likud Partisi milletvekillerinin aralarında yardımlaştığı ortaya çıktı.
Ülkedeki 'en zeki' meslek grubunu belirlemek için yapılan 'Test of the Nation' programına katılan iktidardaki Likud Partisi milletvekilleri manken, öğrenci ve avukatlara karşı yarıştı. Ancak yardımlaşmalarına rağmen milletvekilleri orta seviyeyi tutturabildi. Hile yaptıkları ortaya çıkınca basına konuşan milletvekillerinden Haim Katz, "Tüm ülke bizi izlerken başarılı olmak istedik" dedi.
Ülkedeki 'en zeki' meslek grubunu belirlemek için yapılan 'Test of the Nation' programına katılan iktidardaki Likud Partisi milletvekilleri manken, öğrenci ve avukatlara karşı yarıştı. Ancak yardımlaşmalarına rağmen milletvekilleri orta seviyeyi tutturabildi. Hile yaptıkları ortaya çıkınca basına konuşan milletvekillerinden Haim Katz, "Tüm ülke bizi izlerken başarılı olmak istedik" dedi.
İnternette milat: 2015
İlk küresel internet zirvesinde 176 ülke, kuzeyle güney arasındaki dijital uçuruma karşı eylem planı geliştirdi. Hedef, 2015'e dek dünyanın yarısını bilgi teknolojisiyle tanıştırmak.
Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler internetin güvenliği ve yönetimi konusunda 'zorunlu uzlaşmaya' vardı. 10-12 Aralık tarihlerinde yapılan 'Dünya Bilgi Toplumu' zirvesinin ardından eylem planı ve ilkeler bildirgesi kabul edildi. İnternetin yönetimi konusundaki sorun Tunus'ta 2005 yılında yapılacak zirveye ertelenirken, fikri mülkiyet hakları konusunda gelişmiş ülkelerin isteği oldu.
Ülkelerin imza attığı eylem planına göre, 2015'e dek bazı köylerin, üniversiteler ve eğitim kurumları ile raştırma kurumlarının, kütüphane ve postanelerin internet erişiminin sağlanması öngörülüyor.
Güvenlikten yönetime
176 ülke, 50 uluslararası kuruluş, 37 Birleşmiş Milletler kuruluşu, 481 hükümet dışı kuruluş ve 98 özel sektör kuruluşundan 13 bin kişinin katıldığı Cenevre zirvesi öncesinde, gelişmiş ülkeler ile gelişmekte olan ülkeler fikri mülkiyet hakkı, internetin güvenliği ve yönetimi konusunda uzlaşma sağlayamamıştı. Cenevre toplantısında ise bu maddeler üzerinde ülkeler zorunlu uzlaşmaya vardı.
'Fikri mülkiyet' sürüyor
Zirve sonucunda kabul edilen ilkeler bildirgesinin fikri mülkiyet hakları bölümünde gelişmiş ülkelerin istediği oldu..
Zirve öncesinde yapılan çalışma toplantılarında, ABD ve bazı Avrupa ülkeleri fikri mülkiyet hakları konusunda geri adım atmamış, Afrika ve Asya ülkeleri lisans ücretlerinin fazlalığından yakınmıştı. Gelişmiş ülkeler de gelişmekte olan ülkelerden kopyalama ve taklitlerin önüne geçilmesini zorlayan bazı düzenlemelerin yapılmasını istemişti. AB, ABD, Kanada ve Japonya'nın oluşturduğu gruba karşılık, Hindistan, Çinve Afrika Grubu'nun başını çektiği gruplar arasında 'koruma' ve 'esneklik' konusu tartışıldı.Cenevre zirvesi öncesinde yapılan Hazırlık Komiteleri toplantılarında, interneti ilk keşfeden ülke olan ABD, internetin yönetimini bırakmak istememişti. Çin, Afrika ve Asya ülkeleri ise internetin yönetiminin Birleşmiş Milletler nezdinde kurulacak hükümetlerarası bir yapıya verilmesini istemişti.
Cenevre zirvesinde ise internetin yönetimi konusunda ilgili tüm tarafların katılımıyla bir çalışma grubu oluşturuldu. Çalışma grubu, alacağı sonuçları 2005'teki Tunus zirvesine tavsiye kararı olarak sunacak. Net karar ise Tunus'ta verilecek.
İlkeler bildirgesinde, bilgiye erişim konusunda ağ güvenliği ve sibersuçlar
ile ülkelerin zararlı-yıkıcı olabilecek içeriklere karşı güvenlik algılamaları tanımlandı. İstenmeyen mesajlar ve sibersuç kavramları ile mücadele edilmesi gerektiği vurgulandı. Hem gelişmiş ve hem gelişmekte olan ülkelerin isteklerinin bildirgeye yansıdığı konu ise insan hakları oldu.
İlkeler bildirgesinin 4. maddesinde, Batı ülkelerinin bilgiye erişim konusundaki 'özgürlükçü' isteklerine yer verildi.
Dayanışmak mı, o da ne?
Hazırlık toplantılarında uzlaşma sağlanamayan diğer bir konu da 'Sayısal Dayanışma Fonu'nun oluşturulmasıydı. Gelişmekte olan ülkelerin savunduğu
'Sayısal Dayanışma Fonu' kurulması fikri ilkeler bildirgesinde 'bazı ülkelerin isteği' şeklinde yer aldı. Aynı maddede diğer devletlerin
'mevcut mekanizmaların etkin kullanımı' fikrini dile getirdiği vurgulandı. Bildirgede, medyaya da yer verilerek, basın özgürlüğü ve çeşitliliği vurgulandı.
İlkelerde uzlaşıldı
İlkeler bildirgesinde öngörülen hedeflere ulaşmada atılması gereken adımları tanımlayan Eylem Planı'nda ise 2015 yılına kadar getirilmesi hedeflenen pratik hedefler yer aldı. Dünya nüfusunun yarısının bilgi iletişim teknolojilerinin erişimlerinin sağlanmasını öngören eylem planına göre, 2015'e dek köyler, üniversiteler, eğitim kurumları, araştırma kuruluşları, kütüphaneler, postaneler internete kavuşacak. Planın gidişatı ise 2005'te yapılacak Tunus zirvesinde gözden geçirilecek.
Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler internetin güvenliği ve yönetimi konusunda 'zorunlu uzlaşmaya' vardı. 10-12 Aralık tarihlerinde yapılan 'Dünya Bilgi Toplumu' zirvesinin ardından eylem planı ve ilkeler bildirgesi kabul edildi. İnternetin yönetimi konusundaki sorun Tunus'ta 2005 yılında yapılacak zirveye ertelenirken, fikri mülkiyet hakları konusunda gelişmiş ülkelerin isteği oldu.
Ülkelerin imza attığı eylem planına göre, 2015'e dek bazı köylerin, üniversiteler ve eğitim kurumları ile raştırma kurumlarının, kütüphane ve postanelerin internet erişiminin sağlanması öngörülüyor.
Güvenlikten yönetime
176 ülke, 50 uluslararası kuruluş, 37 Birleşmiş Milletler kuruluşu, 481 hükümet dışı kuruluş ve 98 özel sektör kuruluşundan 13 bin kişinin katıldığı Cenevre zirvesi öncesinde, gelişmiş ülkeler ile gelişmekte olan ülkeler fikri mülkiyet hakkı, internetin güvenliği ve yönetimi konusunda uzlaşma sağlayamamıştı. Cenevre toplantısında ise bu maddeler üzerinde ülkeler zorunlu uzlaşmaya vardı.
'Fikri mülkiyet' sürüyor
Zirve sonucunda kabul edilen ilkeler bildirgesinin fikri mülkiyet hakları bölümünde gelişmiş ülkelerin istediği oldu..
Zirve öncesinde yapılan çalışma toplantılarında, ABD ve bazı Avrupa ülkeleri fikri mülkiyet hakları konusunda geri adım atmamış, Afrika ve Asya ülkeleri lisans ücretlerinin fazlalığından yakınmıştı. Gelişmiş ülkeler de gelişmekte olan ülkelerden kopyalama ve taklitlerin önüne geçilmesini zorlayan bazı düzenlemelerin yapılmasını istemişti. AB, ABD, Kanada ve Japonya'nın oluşturduğu gruba karşılık, Hindistan, Çinve Afrika Grubu'nun başını çektiği gruplar arasında 'koruma' ve 'esneklik' konusu tartışıldı.Cenevre zirvesi öncesinde yapılan Hazırlık Komiteleri toplantılarında, interneti ilk keşfeden ülke olan ABD, internetin yönetimini bırakmak istememişti. Çin, Afrika ve Asya ülkeleri ise internetin yönetiminin Birleşmiş Milletler nezdinde kurulacak hükümetlerarası bir yapıya verilmesini istemişti.
Cenevre zirvesinde ise internetin yönetimi konusunda ilgili tüm tarafların katılımıyla bir çalışma grubu oluşturuldu. Çalışma grubu, alacağı sonuçları 2005'teki Tunus zirvesine tavsiye kararı olarak sunacak. Net karar ise Tunus'ta verilecek.
İlkeler bildirgesinde, bilgiye erişim konusunda ağ güvenliği ve sibersuçlar
ile ülkelerin zararlı-yıkıcı olabilecek içeriklere karşı güvenlik algılamaları tanımlandı. İstenmeyen mesajlar ve sibersuç kavramları ile mücadele edilmesi gerektiği vurgulandı. Hem gelişmiş ve hem gelişmekte olan ülkelerin isteklerinin bildirgeye yansıdığı konu ise insan hakları oldu.
İlkeler bildirgesinin 4. maddesinde, Batı ülkelerinin bilgiye erişim konusundaki 'özgürlükçü' isteklerine yer verildi.
Dayanışmak mı, o da ne?
Hazırlık toplantılarında uzlaşma sağlanamayan diğer bir konu da 'Sayısal Dayanışma Fonu'nun oluşturulmasıydı. Gelişmekte olan ülkelerin savunduğu
'Sayısal Dayanışma Fonu' kurulması fikri ilkeler bildirgesinde 'bazı ülkelerin isteği' şeklinde yer aldı. Aynı maddede diğer devletlerin
'mevcut mekanizmaların etkin kullanımı' fikrini dile getirdiği vurgulandı. Bildirgede, medyaya da yer verilerek, basın özgürlüğü ve çeşitliliği vurgulandı.
İlkelerde uzlaşıldı
İlkeler bildirgesinde öngörülen hedeflere ulaşmada atılması gereken adımları tanımlayan Eylem Planı'nda ise 2015 yılına kadar getirilmesi hedeflenen pratik hedefler yer aldı. Dünya nüfusunun yarısının bilgi iletişim teknolojilerinin erişimlerinin sağlanmasını öngören eylem planına göre, 2015'e dek köyler, üniversiteler, eğitim kurumları, araştırma kuruluşları, kütüphaneler, postaneler internete kavuşacak. Planın gidişatı ise 2005'te yapılacak Tunus zirvesinde gözden geçirilecek.
Siz siz olun, direksiyon başında hata yapmayın!
Pasaport, araç ve silah ruhsatları ile trafik cezaları bugünden itibaren yüzde 28.5 zamlı. Kırmızı ışıkta geçen 83 milyon 200 bin lira ödeyecek.
Trafik cezaları, pasaport, araç ve silah ruhsat harçları bugünden itibaren yüzde 28.5 zamlandı. En düşük trafik cezası 41 milyon, en yüksek ceza iki milyar 570 milyon lira oldu.
Trafik cezaları, yeni yılda, Maliye Bakanlığı tarafından belirlenen
'yeniden değerleme oranı' esas alınarak artırıldı. Bugünden itibaren yürürlüğe giren zamlı cezalara göre, yasak parkın cezası 32 milyondan 41 milyon 200 bin liraya, kırmızı ışıkta geçmenin cezası 64 milyon 700 binden 83 milyon 200 bin liraya yükseldi.
Yeni yılda, emniyet kemeri bulundurmayan veya takmayanlara, şerit izleme ve değiştirme kurallarına uymayanlara, mali sorumluluk sigortası yapmayanlara 41 milyon 200 bin, araç kullanırken sürücü belgesini yanında bulundurmayan ya da yetkililere göstermeyenlere, hatalı sollama yapanlara ve hız sınırını yüzde 10-50 arasında aşanlara 83 milyon 200 bin, hız sınırını yüzde 50'den fazla aşanlara, alkollü araç kullananlara ve kaza yerini terk edenlere 169 milyon 600 bin, aracında radarların yerini gösteren cihaz taşıyanlara 426 milyon 600 bin, araç kullanırken uyuşturucu madde alanlara ise 683 milyon 600 bin lira ceza kesilecek.
Karayollarında izinsiz bina yapanlar 1 milyar 428 milyon, takograf ve taksimetre bulundurmayan ya da bozuk bulunduranlar 169 milyon 600 bin, bunları bozuk üreten ya da bozulmasını sağlayanlar ise 2 milyar 57 milyon lirayla cezalandırılacak.
Harçlar çok pahalı 56 milyon olan altı aylık pasaport harcı 72 milyona, 92 milyon olan bir yıllık pasaport harcı 119 milyona, 136 milyon olan iki yıllık pasaport harcı 175 milyona, 195 milyon olan üç yıllık pasaport harcı 250 milyona, 276 milyon olan beş yıllık pasaport harcı da 354 milyon liraya yükseldi. Pasaport defteri 60 milyon lira.
Silah taşıma ruhsat harcı 662 milyondan 852 milyona, ruhsat alırken ödenen eğitime katlı payı 238 miyondan 306 milyona, ruhsat kart ücreti de 159 milyondan 204 milyon liraya çıktı. Daha önce 71 milyon olan araç ruhsat harcı 93 milyon liraya yükseldi.
Trafik cezaları, pasaport, araç ve silah ruhsat harçları bugünden itibaren yüzde 28.5 zamlandı. En düşük trafik cezası 41 milyon, en yüksek ceza iki milyar 570 milyon lira oldu.
Trafik cezaları, yeni yılda, Maliye Bakanlığı tarafından belirlenen
'yeniden değerleme oranı' esas alınarak artırıldı. Bugünden itibaren yürürlüğe giren zamlı cezalara göre, yasak parkın cezası 32 milyondan 41 milyon 200 bin liraya, kırmızı ışıkta geçmenin cezası 64 milyon 700 binden 83 milyon 200 bin liraya yükseldi.
Yeni yılda, emniyet kemeri bulundurmayan veya takmayanlara, şerit izleme ve değiştirme kurallarına uymayanlara, mali sorumluluk sigortası yapmayanlara 41 milyon 200 bin, araç kullanırken sürücü belgesini yanında bulundurmayan ya da yetkililere göstermeyenlere, hatalı sollama yapanlara ve hız sınırını yüzde 10-50 arasında aşanlara 83 milyon 200 bin, hız sınırını yüzde 50'den fazla aşanlara, alkollü araç kullananlara ve kaza yerini terk edenlere 169 milyon 600 bin, aracında radarların yerini gösteren cihaz taşıyanlara 426 milyon 600 bin, araç kullanırken uyuşturucu madde alanlara ise 683 milyon 600 bin lira ceza kesilecek.
Karayollarında izinsiz bina yapanlar 1 milyar 428 milyon, takograf ve taksimetre bulundurmayan ya da bozuk bulunduranlar 169 milyon 600 bin, bunları bozuk üreten ya da bozulmasını sağlayanlar ise 2 milyar 57 milyon lirayla cezalandırılacak.
Harçlar çok pahalı 56 milyon olan altı aylık pasaport harcı 72 milyona, 92 milyon olan bir yıllık pasaport harcı 119 milyona, 136 milyon olan iki yıllık pasaport harcı 175 milyona, 195 milyon olan üç yıllık pasaport harcı 250 milyona, 276 milyon olan beş yıllık pasaport harcı da 354 milyon liraya yükseldi. Pasaport defteri 60 milyon lira.
Silah taşıma ruhsat harcı 662 milyondan 852 milyona, ruhsat alırken ödenen eğitime katlı payı 238 miyondan 306 milyona, ruhsat kart ücreti de 159 milyondan 204 milyon liraya çıktı. Daha önce 71 milyon olan araç ruhsat harcı 93 milyon liraya yükseldi.
Bu Galata'yı tanıdınız mı?
Londra ve Paris'te uygulanan yöntemle incelenen Galata, sanal ortamda en ince ayrıntısına dek yeniden tasarlandı. Proje gerçekleştiğinde Galata muhteşem bir turizm merkezi olacak.
Türkiye'de ilk kez kullanılan 'Space Syntax' yöntemi ile tarihi Galata bölgesinin kentsel dönüşüm projesi hazırlandı. Galata'nın nasıl bir kentsel dönüşüm yaşaması gerektiği ve planların uygulanması halinde nasıl sonuçlar alınacağı bilgisayar ortamında simülasyon yoluyla değerlendirildi.
Proje kapsamında Galata'da yaya yolları oluşturulacak, araç trafiği azaltılacak, kültür turizmine yönelik yatırımlar teşvik edilecek, binalar onarılacak.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi İstanbul Şehircilik Atölyesi (İŞAT) ve İstanbul Teknik Üniversitesi Çevre Şehircilik ve Uygulama-Araştırma Merkezi, bir süredir, Türkiye'nin ilk kentsel dönüşüm ve canlandırma projesi üzerinde çalışıyor. Amaçları tarihi özelliklerine karşın büyük bir çöküş yaşayan Galata'yı, insan hareketliliğini artırarak canlandırmak. Uzmanlar bunun için Galata'nın dünü, bugünü ve yarınını insan ölçeğinde test ederek inceledi.
Bin sayfalık rapor hazırlandı
Sorunları detaylı bir şekilde tespit eden İTÜ Çevre ve Şehircilik Uygulama-Araştırma Merkezi'nden Prof. Dr. Sema Kubat ve ekibi ile İŞAT yetkilileri, daha önce Londra ve Paris'te kullanılan ve çok olumlu sonuçlar veren Space Syntax yöntemi ile verileri değerlendirdi. Bin sayfalık bir rapor ile çözüm önerileri üretildi.
Galata bölgesinin tarihi geçmişini ortaya koyan eski harita ve dokümanlar, tescilli eserlerin tespit edildiği paftalar, arazi kullanım etütleri, bina cins ve kaliteleri, mülkiyetleri ve daha pek çok veri tek tek incelendi. Uygun görülen yol güzergâhlarındaki yaya ve araç trafiği sayımları yapıldı.
Bölgenin şu andaki hali...
Bu çalışmalar Galata'nın köhne bir durumda olduğunu ortaya koyuyordu. Galata'nın arasında bulunduğu İstiklal Caddesi ve Karaköy'de saatte 50 bin kişilik bir yaya hareketliliği yaşanırken bu kişilerin sadece 10'da birinin Galata'ya geldiği belirlendi. Tarihi binaların çoğunluğu çürümeye terk edilmişti. Binalarda bölgenin kültür ve turizm potansiyeline uyumlu olmayan elektrikçiler, avizeciler ve ağır iş atölyeleri yer aldığı, dar sokaklarda sürekli bir karmaşa yaşandığı, tespit edildi. Yaya ve taşıt trafiğinde önemli sorunlar sürüyor.
İnsan hareketliliğinin artırılması ile bir gelişme hedeflenen 'Galata Kentsel Sit Alanı ve Çevresi Kentsel Dönüşüm Projesi'nin uygulanması halinde Galata'nın pek çok bölgesi araç trafiğinden arındırılacak.
İstiklal Caddesi ile Karaköy'ü bağlayan ve Galata Meydanı'ndan geçen cadde, görsel olarak çekici bir yaya yoluna dönüştürülecek. Bu yol iskelelerden İstiklal Caddesi'ne kadar uzanan bir süreklilik taşıyacak.
Metro ve yaya trafiği birliği
15 Kasım 2003 tarihinde Neve Şalom Sinagoğu'na düzenlenen bombalı saldırıda hasar gören Büyük Hendek Caddesi de yaya yoluna dönüştürülecek. Galata Meydanı'na da araçlar giremeyecek.
Bu yollar için güzelleştirici-iyileştirici tasarım önerileri hazırlandı. Yeni metro istasyonunun yaya ulaşımı açısından önemi de gözönünde bulunduruldu. Çoğunlukla yayalara yönelik açık alanlar oluşturulacak.
Araç trafiği bu çerçevede azaltılacak.
Avizecilerin yerine butik oteller
Proje kapsamında Galata'nın geleceği turizmde görülüyor. Tarihi bina ve yapıları ile Galata çok büyük bir kültür turizmi potansiyelini barındırıyor. Bunun için binalar, tarihi özellikleri korunarak onarılacak.
Avizeciler ve elektrikçiler gibi bölge ile uyumsuz olan işletmelerin yerine butik oteller, hediyelik eşya dükkânları, kafetaryalar, eğlence yerleri açılması teşvik edilecek.
Halihazırda bölgede bulunan müzik enstrümanlarının satıldığı işletmelerin sayısının artırılması hedeflenecek. Proje, Galata ve çevresindeki 2 bin binayı etkileyecek.
Galata ve çevresinin çok büyük kültür turizmi potansiyelinin olduğunu belirten Kentsel Dönüşüm ve İŞAT Müdürü Lütfi Altun, "Bu çok büyük çalışma. İlk sonuçlara göre yayalaştırılacak yerler, iskele yerleri, yaya üstünlükleri ve hangi fonksiyon değişiklikleri olacağı belirlendi. Şimdi projemizi anıtlar kuruluna sunacağız" dedi.
15 Kasım 2003 tarihinde düzenlenen bombalı saldırılarda büyük hasar gören Büyük Hendek Caddesi, projenin pilot uygulaması olacak. Bir yanında yeni metro istasyonu olan diğer yanında Galata Kulesi yükselen tarihi caddede bulunan bakımsız binalar onarılacak. İlk olarak 80 binanın restorasyonu gereçkeleştirilecek. Kültür turizmine yönelik yatırımlar yapılacak.
Projede önemli rol oynayan 'Space Syntax' yöntemi şehirsel gelişmenin incelenmesi ve tasarlanmasına yardımcı oluyor.
AB destekli yöntem
Bilgisayar ortamında uygulanan yöntem sayesinde özellikle yaya ve taşıt hareketlerinin önerilen tasarım üzerinde ne gibi etkilerinin olacağını simülasyon tekniğiyle tek tek belirliyor. Böylece projeler uygulanmadan önce, sonuçları bilgisayar ortamında görülüyor. Avrupa Birliği'nin desteklediği yöntem, pek çok kentte uygulanıyor.
Kentsel Dönüşüm ve İŞAT Müdürü Lütfi Altun, "Önerileri bilgisayara yüklediğimizde mekanizmayı bitmiş gibi görüyoruz. Projemiz bitmiş aradan üç sene, beş sene geçmiş gibi test edebiliyoruz. Bunun için 'yap-boz' olmuyor. Kaynaklar boşa harcanmıyor. Verileri yüklediğinizde bilgisayar sonuçlarını veriyor" diye konuştu.
Türkiye'de ilk kez kullanılan 'Space Syntax' yöntemi ile tarihi Galata bölgesinin kentsel dönüşüm projesi hazırlandı. Galata'nın nasıl bir kentsel dönüşüm yaşaması gerektiği ve planların uygulanması halinde nasıl sonuçlar alınacağı bilgisayar ortamında simülasyon yoluyla değerlendirildi.
Proje kapsamında Galata'da yaya yolları oluşturulacak, araç trafiği azaltılacak, kültür turizmine yönelik yatırımlar teşvik edilecek, binalar onarılacak.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi İstanbul Şehircilik Atölyesi (İŞAT) ve İstanbul Teknik Üniversitesi Çevre Şehircilik ve Uygulama-Araştırma Merkezi, bir süredir, Türkiye'nin ilk kentsel dönüşüm ve canlandırma projesi üzerinde çalışıyor. Amaçları tarihi özelliklerine karşın büyük bir çöküş yaşayan Galata'yı, insan hareketliliğini artırarak canlandırmak. Uzmanlar bunun için Galata'nın dünü, bugünü ve yarınını insan ölçeğinde test ederek inceledi.
Bin sayfalık rapor hazırlandı
Sorunları detaylı bir şekilde tespit eden İTÜ Çevre ve Şehircilik Uygulama-Araştırma Merkezi'nden Prof. Dr. Sema Kubat ve ekibi ile İŞAT yetkilileri, daha önce Londra ve Paris'te kullanılan ve çok olumlu sonuçlar veren Space Syntax yöntemi ile verileri değerlendirdi. Bin sayfalık bir rapor ile çözüm önerileri üretildi.
Galata bölgesinin tarihi geçmişini ortaya koyan eski harita ve dokümanlar, tescilli eserlerin tespit edildiği paftalar, arazi kullanım etütleri, bina cins ve kaliteleri, mülkiyetleri ve daha pek çok veri tek tek incelendi. Uygun görülen yol güzergâhlarındaki yaya ve araç trafiği sayımları yapıldı.
Bölgenin şu andaki hali...
Bu çalışmalar Galata'nın köhne bir durumda olduğunu ortaya koyuyordu. Galata'nın arasında bulunduğu İstiklal Caddesi ve Karaköy'de saatte 50 bin kişilik bir yaya hareketliliği yaşanırken bu kişilerin sadece 10'da birinin Galata'ya geldiği belirlendi. Tarihi binaların çoğunluğu çürümeye terk edilmişti. Binalarda bölgenin kültür ve turizm potansiyeline uyumlu olmayan elektrikçiler, avizeciler ve ağır iş atölyeleri yer aldığı, dar sokaklarda sürekli bir karmaşa yaşandığı, tespit edildi. Yaya ve taşıt trafiğinde önemli sorunlar sürüyor.
İnsan hareketliliğinin artırılması ile bir gelişme hedeflenen 'Galata Kentsel Sit Alanı ve Çevresi Kentsel Dönüşüm Projesi'nin uygulanması halinde Galata'nın pek çok bölgesi araç trafiğinden arındırılacak.
İstiklal Caddesi ile Karaköy'ü bağlayan ve Galata Meydanı'ndan geçen cadde, görsel olarak çekici bir yaya yoluna dönüştürülecek. Bu yol iskelelerden İstiklal Caddesi'ne kadar uzanan bir süreklilik taşıyacak.
Metro ve yaya trafiği birliği
15 Kasım 2003 tarihinde Neve Şalom Sinagoğu'na düzenlenen bombalı saldırıda hasar gören Büyük Hendek Caddesi de yaya yoluna dönüştürülecek. Galata Meydanı'na da araçlar giremeyecek.
Bu yollar için güzelleştirici-iyileştirici tasarım önerileri hazırlandı. Yeni metro istasyonunun yaya ulaşımı açısından önemi de gözönünde bulunduruldu. Çoğunlukla yayalara yönelik açık alanlar oluşturulacak.
Araç trafiği bu çerçevede azaltılacak.
Avizecilerin yerine butik oteller
Proje kapsamında Galata'nın geleceği turizmde görülüyor. Tarihi bina ve yapıları ile Galata çok büyük bir kültür turizmi potansiyelini barındırıyor. Bunun için binalar, tarihi özellikleri korunarak onarılacak.
Avizeciler ve elektrikçiler gibi bölge ile uyumsuz olan işletmelerin yerine butik oteller, hediyelik eşya dükkânları, kafetaryalar, eğlence yerleri açılması teşvik edilecek.
Halihazırda bölgede bulunan müzik enstrümanlarının satıldığı işletmelerin sayısının artırılması hedeflenecek. Proje, Galata ve çevresindeki 2 bin binayı etkileyecek.
Galata ve çevresinin çok büyük kültür turizmi potansiyelinin olduğunu belirten Kentsel Dönüşüm ve İŞAT Müdürü Lütfi Altun, "Bu çok büyük çalışma. İlk sonuçlara göre yayalaştırılacak yerler, iskele yerleri, yaya üstünlükleri ve hangi fonksiyon değişiklikleri olacağı belirlendi. Şimdi projemizi anıtlar kuruluna sunacağız" dedi.
15 Kasım 2003 tarihinde düzenlenen bombalı saldırılarda büyük hasar gören Büyük Hendek Caddesi, projenin pilot uygulaması olacak. Bir yanında yeni metro istasyonu olan diğer yanında Galata Kulesi yükselen tarihi caddede bulunan bakımsız binalar onarılacak. İlk olarak 80 binanın restorasyonu gereçkeleştirilecek. Kültür turizmine yönelik yatırımlar yapılacak.
Projede önemli rol oynayan 'Space Syntax' yöntemi şehirsel gelişmenin incelenmesi ve tasarlanmasına yardımcı oluyor.
AB destekli yöntem
Bilgisayar ortamında uygulanan yöntem sayesinde özellikle yaya ve taşıt hareketlerinin önerilen tasarım üzerinde ne gibi etkilerinin olacağını simülasyon tekniğiyle tek tek belirliyor. Böylece projeler uygulanmadan önce, sonuçları bilgisayar ortamında görülüyor. Avrupa Birliği'nin desteklediği yöntem, pek çok kentte uygulanıyor.
Kentsel Dönüşüm ve İŞAT Müdürü Lütfi Altun, "Önerileri bilgisayara yüklediğimizde mekanizmayı bitmiş gibi görüyoruz. Projemiz bitmiş aradan üç sene, beş sene geçmiş gibi test edebiliyoruz. Bunun için 'yap-boz' olmuyor. Kaynaklar boşa harcanmıyor. Verileri yüklediğinizde bilgisayar sonuçlarını veriyor" diye konuştu.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)